Günlerden bir gün zamanlardan her zaman…

Su aşık olur Alev’e ama tutkuyla, bağlılıkla. Herşeyi göze almış Alev için.  Alev de sevmiş Su’yu ama sevmiş sadece. Ne de olsa biri ateş biri su…

Hiç bitmeyen günler birer birer geçtikçe muhabbetleri artmış. Ve hiç bitmeyen günlerden her bir sonraki gün Su daha çok bağlanmış Alev’e.

Bağlandıkça yaklaşmış ve kendinden birşeyler kaybetmeye başlamış. Değil mi ki biri ateş biri su?

Olsun aşık ya Su Alev’e, göze almış herşeyi daha da yaklaşmış. Aralarında çok büyük farklar varmış ama Su düşünmüş ki ona ne kadar benzerse o kadar yakın olabilirler. Başlamış ısınmaya, ısındıkça bir parçası buhar olup gider olmuş hergün.

Olsun, aşk değil mi bu? Biraz daha yakın olmak adına kendinden daha çok şey feda etmeye hazır değil mi zaten? Hatta kendini feda etmeye…

Su hergün artan sevgisiyle iyice kör olmuş, dokunmak istemiş Alev’e.  Alev gelme dediyse de Su’yun kulakları sağır gözleri kör…

Ve artık neredeyse dokunacaklar birbirlerine, farklılıklarına aldırmadan.

Su artık eski su değil, yarısı buhar olup uçmuş aşk adına ama ateş olabilir mi ki ne kadar ısınsa ne kadar fedakarlık yapsa da?

İnanmış ki bir olabilirler, sevişebilir Su ve Alev. Sevgiyle bütünleşebilir.

Son bir hamleyle sarılır Su Alev’e! Aşk değil mi bu? Bir kerecik sarılmak hakkı değil mi aşığın sevdiğine?

Ama hayat böyle yürümez, artık ne su vardır ortada ne alev ne de aşk, sadece çamur varmış artık. Kül üzerine birkaç damla gözyaşının dökülmesiymiş o da…